Taşıyıcı Annelik Sürecinde Çıkan 5 Hukuki Sorun

Taşıyıcı Annelik Sürecinde Çıkan 5 Hukuki Sorun



Taşıyıcı Annelik Sürecinde Çıkan 5 Hukuki Sorun. Modern biyoteknolojik gelişmelerin insan üremesi üzerindeki müdahaleleri, geleneksel aile hukuku kavramlarını ve nesep anlayışını kökten sarsan bir dönüşüm başlatmıştır. Bu dönüşümün en tartışmalı tezahürlerinden biri olan taşıyıcı annelik (surrogacy), tıp biliminin sağladığı imkanlarla genetik, biyolojik ve sosyal ebeveynlik kavramlarını birbirinden ayırmıştır. Türk hukuk sistemi, bu teknolojik imkanların toplumsal yapı üzerindeki etkilerini “kamu düzeni”, “genel ahlak” ve “nesebin korunması” çerçevesinde değerlendirerek oldukça muhafazakâr ve yasaklayıcı bir tutum benimsemiştir. Taşıyıcı annelik, bir kadının (taşıyıcı anne), bir başkasının (istem sahibi ebeveynler) çocuğu için gebelik sürecini üstlenmesi ve doğan çocuğu doğumdan sonra teslim etmeyi taahhüt etmesi olarak tanımlanmakta olup, Türk mevzuatında bu süreç hem hukuki hem de cezai yaptırımlara bağlanmıştır.

Türkiye’de taşıyıcı anneliğe yönelik yasak, sadece tıbbi müdahalenin gerçekleştirilmesini değil, bu amaçla yapılan her türlü sözleşmeyi ve bu sözleşmeden doğan hukuki statülerin tanınmasını da kapsamaktadır. Bu katı hukuki rejim, çocuk sahibi olmak isteyen ancak biyolojik engellerle karşılaşan Türk vatandaşlarını, taşıyıcı anneliğin yasal olduğu Ukrayna, Gürcistan veya Amerika Birleşik Devletleri’nin belirli eyaletleri gibi yabancı ülkelere yönlendirmektedir. Ancak yurt dışında yasal olarak tamamlanan bu süreçlerin Türkiye’ye taşınması; soybağının kurulması, çocukların nüfus kaydı, vatandaşlık kazanımı ve miras hakları gibi temel alanlarda aşılması güç beş ana hukuki sorunu beraberinde getirmektedir.

1. Taşıyıcı Annelik Sözleşmelerinin Kesin Hükümsüzlüğü ve Sözleşme Özgürlüğünün Sınırları

Türk hukukunda taşıyıcı annelik sürecinde karşılaşılan ilk ve en temel sorun, taraflar arasında akdedilen sözleşmenin hukuki niteliği ve geçerliliğidir. Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 26 uyarınca, taraflar bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler. Ancak bu özgürlük, TBK madde 27 ile sınırlandırılmış olup; kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı olan sözleşmelerin “kesin hükümsüz” (mutlak butlan) olduğu açıkça düzenlenmiştir. Taşıyıcı annelik sözleşmeleri, Türk hukuk doktrini ve yargı kararlarında bu dört aykırılık gerekçesinin tamamını bünyesinde barındıran işlemler olarak kabul edilmektedir.

Sözleşme özgürlüğünün en keskin sınırı olan kişilik hakları ve insan onuru, taşıyıcı annelik sözleşmelerinin geçersizliğinde merkezi bir rol oynamaktadır. Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 23 uyarınca, hiç kimse haklarından ve hürriyetlerinden vazgeçemez ve bunları hukuka veya ahlaka aykırı olarak devredemez. Kadın vücudunun bir “üreme aracı” veya “kiralık rahim” olarak kullanılması, insanın araçsallaştırılması ve nesneleştirilmesi olarak değerlendirilerek insan onuruna aykırı kabul edilmektedir. Bu çerçevede, taşıyıcı annenin hamilelik boyunca kendi vücudu üzerindeki tasarruf yetkisinden vazgeçmesi ve doğacak çocuk üzerindeki haklarını önceden devretmesi, kişilik haklarının özüne müdahale niteliği taşır ve bu nedenle sözleşme en baştan itibaren geçersizdir.

Hukuki Dayanakİçerik ve SınırlamaYaptırım
TBK m. 27Emredici hükümlere, ahlaka ve kamu düzenine aykırılıkKesin Hükümsüzlük (Mutlak Butlan)
TMK m. 23Kişilik haklarının ve insan onurunun korunmasıSözleşmenin Geçersizliği
ÜYTE YönetmeliğiÜreme hücrelerinin başkalarına uygulanma yasağıİdari ve Cezai Sorumluluk
ODSANHK Ek m. 1Taşıyıcı annelik ve yabancı hücre kullanımı yasağıKesin Yasak ve Cezai İşlem

Taşıyıcı annelik sözleşmelerinin “ahlaka aykırı” görülmesi, Türk toplumunun aile yapısı ve değer yargılarıyla doğrudan ilişkilidir. Yargı kararlarında, bir çocuğun ticari bir işleme konu edilmesi veya doğumu gerçekleştiren annenin çocuğuyla olan bağının bir bedel karşılığında koparılması, genel ahlak anlayışıyla bağdaşmaz. Bu noktada sözleşmenin ticari bir amaçla mı yoksa sadece masrafların karşılanması şeklinde mi yapıldığı, Türk hukuku açısından sözleşmenin geçersizliği sonucunu değiştirmemektedir; her iki durumda da emredici kurallara aykırılık söz konusudur. Kesin hükümsüzlüğün en ağır sonucu ise, sözleşmenin taraflar açısından hiçbir bağlayıcılığının olmamasıdır. Taşıyıcı anne, doğumu yaptıktan sonra çocuğu teslim etmekten vazgeçse dahi, istem sahibi ebeveynler bu sözleşmeye dayanarak “aynen ifa” (çocuğun teslimi) talebinde bulunamazlar. Aynı şekilde, istem sahibi çiftin çocuğu kabul etmemesi durumunda da taşıyıcı anne onları zorlayamaz.

Bu hukuki boşluk, tarafların yaptığı ödemelerin geri iadesi (sebepsiz zenginleşme) konusunda da ciddi uyuşmazlıklara yol açmaktadır. TBK madde 81 uyarınca, hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen şeylerin geri istenmesi mümkün değildir. Bu kural uyarınca, taşıyıcı anneye yapılan ödemelerin, sözleşmenin ifa edilmemesi durumunda dahi geri talep edilememesi riski mevcuttur. Bu durum, süreci tamamen hukuki korumadan yoksun ve tarafların insafına kalmış bir “yeraltı” ilişkisine dönüştürmektedir.

2. Soybağının Kurulması ve “Mater Semper Certa Est” İlkesinin Yarattığı Kriz

Taşıyıcı annelik sürecindeki en karmaşık ve aşılması zor ikinci hukuki sorun, doğan çocuk ile istem sahibi ebeveynler arasında yasal bir soybağının kurulamamasıdır. Türk Medeni Kanunu, soybağı rejiminde biyolojik gerçeklikten ziyade, belirli karinelere ve “Mater semper certa est” (Anne her zaman bellidir) ilkesine dayanmaktadır. TMK madde 282/1 hükmü açık ve nettir: “Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur”. Bu hüküm, anneliğin tespitinde genetik bağı (yumurta sahibi) değil, doğumu gerçekleştiren kadını (gestasyonel anne) esas alan bir sistem öngörmektedir.

Taşıyıcı annelik vakalarında bu kural, genetik anne (yumurta sahibi) ile çocuk arasındaki bağı hukuken yok saymaktadır. Çocuk, istem sahibi ebeveynlerin genetik mirasını taşısa dahi, Türk hukukuna göre annesi onu doğuran taşıyıcı annedir. Bu katı kural, anneliğin tanınması veya mahkeme kararıyla genetik anneye bağlanması imkanını tamamen kapatmaktadır. Genetik anne, çocuğun kendi öz evladı olduğunu DNA testleriyle kanıtlasa dahi, TMK 282’nin emredici niteliği nedeniyle nüfus kütüğüne anne olarak tescil edilemez. Bu durum, genetik annenin çocuk üzerindeki velayet, miras ve kişisel ilişki haklarını tamamen ortadan kaldırarak onu hukuk karşısında bir “yabancı” konumuna düşürmektedir.

Soybağı TürüTürk Hukukundaki DayanağıTaşıyıcı Annelikteki Sonucu
Anne ile SoybağıTMK m. 282 (Doğum İlkesi)Taşıyıcı anne yasal annedir; genetik anne yasal bağ kuramaz.
Baba ile SoybağıTMK m. 285 (Babalık Karinesi)Taşıyıcı anne evli ise, kocası yasal babadır.
Evlat EdinmeTMK m. 305 vd.Soybağı kurulamayan durumlarda tek yasal alternatiftir.
TanımaTMK m. 295Baba ile soybağı yoksa genetik babanın başvurabileceği yoldur.

Baba ile soybağının kurulması süreci de benzer zorluklar barındırmaktadır. Eğer taşıyıcı anne evli bir kadınsa, TMK madde 285 uyarınca “babalık karinesi” devreye girer ve çocuk, taşıyıcı annenin kocasının hanesine babanın soyadıyla kaydedilir. Bu durumda, genetik (biyolojik) baba ile çocuk arasında soybağı kurulabilmesi için öncelikle mevcut babalık karinesinin “soybağının reddi davası” ile çürütülmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin son dönemdeki iptal kararlarıyla, bu davaların açılması kolaylaşmış olsa da; süreç hala uzun, maliyetli ve belirsizdir. Karinenin çürütülmesinin ardından genetik baba, çocuğu “tanıma” yoluyla veya “babalık davası” ile kendi üzerine alabilir. Ancak annelik bağı hala taşıyıcı anne üzerinde kaldığı için, bu durum çocuk için parçalanmış bir yasal statü yaratmaktadır.

Biyolojik gerçeklik ile hukuki kurgu arasındaki bu derin çelişki, çocuğun kimlik hakkını da ihlal etmektedir. Çocuk, gerçek genetik kökeninden farklı bir nüfus kaydına sahip olmakta ve bu durum ileride ciddi psikolojik ve hukuki travmalara yol açabilmektedir. Türk yargısı, soybağının tespiti davalarında “kamu düzenini” ve “nesebin sahihliğini” her şeyin üzerinde tutarak, taşıyıcı anneliği meşrulaştıracak hiçbir esnemeye izin vermemektedir. Bu katılık, ancak evlat edinme gibi yan yollarla bir nebze olsun aşılabilmektedir; ancak evlat edinme süreci de sıkı şartlara tabi olup, genetik ebeveynin kendi çocuğunu evlat edinmesi gibi paradoksal bir durum yaratmaktadır.

3. Türk Ceza Kanunu Kapsamında “Soybağını Değiştirme” ve “Doku Ticareti” Suçları

Taşıyıcı annelik süreci, sadece aile hukuku alanında bir uyuşmazlık değil, aynı zamanda hürriyeti bağlayıcı cezaları gerektiren bir suçlar silsilesidir. Bu alandaki en büyük risk, Türk Ceza Kanunu (TCK) madde 231’de düzenlenen “Çocuğun soybağını değiştirme” suçudur. Kanun koyucu, bir çocuğun soybağını kasten değiştiren veya gizleyen kişileri bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırmayı öngörmüştür. Taşıyıcı annelik sürecinin sonunda, doğumu gerçekleştiren kadının yerine genetik annenin nüfus kaydına “anne” olarak yazılması, bu suçun en tipik işleniş biçimidir.

Bu suçun oluşması için “özel bir kast” aranmaz; failin, çocuğun gerçek annesinden farklı bir kadının üzerine kaydedilmesini bilmesi ve istemesi yeterlidir. Uygulamada, yurt dışında taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olan çiftler, Türkiye’ye döndüklerinde doğum belgesi üzerinde oynama yaparak veya hastane kayıtlarını yanıltarak çocuğu kendi üzerlerine kaydettirdiklerinde bu suçun faili haline gelirler. Bu suç şikayete tabi olmayıp, sekiz yıllık bir dava zamanaşımı süresine tabidir; yani yapılan usulsüz tescil yıllar sonra bile ortaya çıktığında cezai kovuşturma başlatılabilir.

Suç TipiTCK MaddesiÖngörülen CezaSuçun Maddi Unsuru
Soybağını DeğiştirmeTCK m. 231/11 – 3 Yıl HapisÇocuğun gerçek soybağından farklı kaydedilmesi
Taksirli KarıştırmaTCK m. 231/21 Yıla Kadar HapisSağlık personelinin ihmali ile çocukların karışması
Organ/Doku TicaretiTCK m. 913 – 15 Yıl HapisÜreme hücrelerinin veya embriyonun ticarete konu edilmesi
Yalan BeyanNHK m. 673 Ay – 2 Yıl HapisNüfus memuruna gerçeğe aykırı doğum bildirimi

Ayrıca, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun (ODSANHK) uyarınca, üreme hücrelerinin ve embriyonun başkalarına uygulanması ve bu amaçla aracılık yapılması kesin olarak yasaklanmıştır. Bu yasağın ihlali, TCK madde 91 kapsamında “organ ve doku ticareti” veya “aracılık” suçlarını gündeme getirebilir. Özellikle taşıyıcı annelik sürecini organize eden aracı kurumlar, reklamını yapanlar veya komisyon alanlar için üç yıldan beş yıla kadar hapis ve ağır adli para cezaları öngörülmüştür. Bu düzenlemeler, devletin üreme teknolojilerinin ticari bir meta haline getirilmesine karşı gösterdiği sert direncin bir kanıtıdır.

Cezai sorumluluk sadece ebeveynleri ve aracıları değil, sürece kasten dahil olan doktorları ve sağlık personelinide kapsamaktadır. Bir sağlık kurumunda doğumun gerçekleştirilmesi ve ardından soybağının kasten yanlış tescil edilmesi durumunda, ilgili personel “resmi belgede sahtecilik” ve “soybağını değiştirme” suçlarından sorumlu tutulur. Hukuki açıdan bakıldığında, ceza hukukunun bu denli yoğun kullanımı, taşıyıcı anneliği sadece yasaklamakla kalmayıp, bu yöntemi bir “kamu düzeni suçu” olarak kodlamaktadır. Bu durum, yurt dışına giden çiftlerin Türkiye’ye döndüklerinde adli bir takip korkusuyla yaşamalarına ve çocuklarının yasal statülerini netleştirmekten kaçınmalarına yol açarak sorunu daha da derinleştirmektedir.

4. Milletlerarası Özel Hukuk Boyutu: Yabancı Mahkeme Kararları ve “Kamu Düzeni” Engeli

Türkiye’deki yasakları aşmak amacıyla yurt dışına giden vatandaşların karşılaştığı dördüncü temel sorun, yabancı ülkede kurulan hukuki statülerin Türkiye’de tanınmamasıdır. Taşıyıcı anneliğin serbest olduğu bir ülkede, genetik ebeveynlerin çocuk ile kurduğu soybağı ilişkisi, o ülke hukuku uyarınca tamamen yasaldır ve bir mahkeme kararına veya resmi bir doğum belgesine dayanmaktadır. Ancak bu kararların Türkiye’de sonuç doğurabilmesi için 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) uyarınca “tanıma ve tenfiz” işlemine tabi tutulması gerekir.

MÖHUK madde 5 ve madde 54/c uyarınca, yabancı bir mahkeme kararının veya bir yabancı hukuk hükmünün uygulanmasının “Türk Kamu Düzeni”ne açıkça aykırı olması durumunda, bu karar Türk mahkemeleri tarafından tanınmaz ve icra edilemez. Türk yargı sisteminde, taşıyıcı annelik yasağı “maddi kamu düzeni”nin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Zira bu yasak; geleneksel aile yapısının korunması, nesebin karışmasının önlenmesi ve kadın vücudunun onurunun korunması gibi temel devlet politikalarına dayanmaktadır. Bu nedenle, yabancı bir mahkemenin genetik anne-babayı yasal ebeveyn olarak tescil eden kararı, Türk hakiminin gözünde “yasanın arkadan dolanılması” ve “kamu düzenine açık aykırılık” olarak değerlendirilmekte ve reddedilmektedir.

Tanıma ve Tenfiz ŞartıMÖHUK MaddesiTaşıyıcı Annelikteki Karşılığı
Karşılıklılık (Mütekabiliyet)m. 54/aBazı ülkelerle anlaşma olsa da kamu düzeni önceliklidir.
Yetki İtirazım. 54/bTürk vatandaşları söz konusu olduğunda Türk mahkemeleri yetkilidir.
Kamu Düzenine Aykırılıkm. 54/cEn büyük engeldir; taşıyıcı annelik kararları tanınmaz.
Savunma Hakkım. 54/çUsulüne uygun tebligat yapılmaması bozma sebebidir.

Bu “kamu düzeni engeli”, uluslararası taşıyıcı annelik vakalarında “topal hukuki ilişkiler” doğurmaktadır. Çocuk, doğduğu ülkede genetik ebeveynlerinin yasal evladı ve o ülke vatandaşı iken; Türkiye’ye geldiğinde ebeveynleriyle hiçbir yasal bağı bulunmayan, vatandaşlık alamayan ve hatta bazen “yasa dışı bir işlemin ürünü” olarak görülen bir statüye mahkum edilmektedir. Bu durum, çocuğun seyahat özgürlüğünden mülkiyet haklarına kadar her alanda tıkanıklık yaratmaktadır. Örneğin, yabancı bir doğum belgesiyle Türkiye’ye giren çocuğun nüfus tescili yapılmadığında, çocuk eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanırken büyük zorluklar yaşamakta, miras paylaşımlarında ise tamamen devre dışı kalmaktadır.

Ayrıca, tanıma ve tenfiz davalarında karşılıklılık ilkesi de bir diğer engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer kararın verildiği devlet ile Türkiye arasında adli işbirliği veya fiili bir tanıma uygulaması yoksa, karar usulden reddedilebilir. Ancak taşıyıcı annelik özelinde, karşılıklılık sağlansa dahi kamu düzeni engeli her zaman baki kalmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, yabancı mahkemelerin velayet ve soybağına ilişkin kararlarının Türk Medeni Kanunu’nun emredici hükümlerine aykırı olması durumunda tenfiz istemini reddetme yönündedir. Bu hukuki çıkmaz, ancak milletlerarası sözleşmeler veya iç hukukta yapılacak radikal bir reformla çözülebilir gibi görünmektedir.

5. Çocuğun Üstün Yararı ve Temel İnsan Hakları Arasındaki Çatışma

Taşıyıcı annelik sürecinde ortaya çıkan beşinci ve belki de etik açıdan en yaralayıcı sorun, çocuğun üstün yararı ilkesinin devletin yasaklayıcı politikalarıyla çatışmasıdır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasası madde 41 uyarınca, devlet çocukların korunması ve gelişimleri için her türlü tedbiri almakla yükümlüdür. Ancak taşıyıcı anneliğin yasak olduğu bir düzende, bu yöntemle doğan çocuğun hakları çoğu zaman “yasağı caydırıcı kılma” amacına kurban edilmektedir.

Hukuki sorunların en somut yansıması, miras hakları ve sosyal güvenlik alanında görülmektedir. Türk hukukunda mirasçılık, kural olarak yasal bir soybağının varlığına bağlıdır. Taşıyıcı annelik sonucu doğan çocuk ile genetik ebeveynleri arasında soybağı kurulmadığında, çocuk bu kişilerin yasal mirasçısı olamaz. İstem sahibi ebeveynlerin ölümü durumunda, çocuk hayatını paylaştığı, genetik bağının olduğu kişiler yerine, hiçbir bağı olmayan taşıyıcı annenin mirasçısı görünmektedir. Bu durum, mülkiyet hakkının özüne dokunan büyük bir adaletsizlik yaratmaktadır. Akademik görüşler, mirasçılık belgesi gibi taleplerde, mahkemelerin yöntemin yasadışılığını değil, doğmuş olan çocuğun haklarını önceleyerek daha esnek bir “kamu düzeni” değerlendirmesi yapması gerektiğini savunmaktadır.

Hak AlanıÇocuğun Üstün Yararı PerspektifiMevcut Hukuki Uygulama
Kimlik HakkıGerçek genetik kökenine göre tescil edilmeDoğumu yapan kadına göre tescil
VatandaşlıkDoğumla birlikte ebeveyninin vatandaşlığını almaSoybağı kurulamadığı için vatandaşlık alamama
Miras HakkıGenetik ebeveyninin malvarlığından yararlanmaYasal mirasçı sayılmama, terekenin devlete geçme riski
Bakım ve EğitimGüvenli bir aile ortamında büyümeVelayet ve nüfus karmaşası nedeniyle idari zorluklar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Mennesson v. Fransa ve Labassee v. Fransa gibi devrim niteliğindeki kararlarında, devletlerin taşıyıcı anneliği yasaklama yetkisinin olduğunu kabul etmekle birlikte; yurt dışında doğan çocukların kimliksiz bırakılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde yer alan “özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı”nı ihlal ettiğine hükmetmiştir. AİHM’e göre, devletler çocuk ile biyolojik babası arasındaki bağı tanımak zorundadır ve çocuk ile genetik anne arasındaki ilişkiyi de en azından evlat edinme gibi yollarla yasal bir zemine oturtmalıdır. Türk hukuk uygulaması, bu uluslararası standartlarla henüz tam anlamıyla uyumlanmamıştır.

Çocuğun üstün yararı, onun bir “oldubitti” temelinde belirsizliğe itilmemesini gerektirir. Ancak Türk mahkemeleri, nesebin korunmasını “mutlak bir değer” olarak görüp, taşıyıcı annelikten doğan çocukları yasal bir statüden mahrum bırakarak aslında çocukları cezalandırmaktadır. Oysa çocuğun kendi doğum yöntemi üzerinde hiçbir iradesi ve kusuru bulunmamaktadır. Sonuç olarak, taşıyıcı annelik vakalarında devletin “caydırıcılık” politikası ile “çocuğun yüksek yararı” arasındaki bu gerilim, Türkiye’nin insan hakları karnesinde de kritik bir sorun başlığı olarak varlığını sürdürmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

Türk Hukuku, taşıyıcı annelik meselesine “yasaklayıcı” ve “korumacı” bir perspektiften yaklaşarak, bu süreci toplumun temel taşları olan aile ve nesep düzenine bir tehdit olarak görmüştür. İncelenen beş temel sorun —sözleşmelerin geçersizliği, soybağının kurulamaması, ağır cezai yaptırımlar, uluslararası tanıma engelleri ve çocuğun hak mahrumiyetleri— devletin bu konudaki tavizsiz duruşunun doğal sonuçlarıdır. Ancak biyoteknolojinin durdurulamaz ilerlemesi ve küreselleşmenin getirdiği sınıraşan ilişkiler, bu katı yasakların pratik hayatta “topal statüler” ve “hak ihlalleri” yaratmasına neden olmaktadır.

Gelecekte Türk hukukunun, taşıyıcı anneliği bir üreme yöntemi olarak meşrulaştırmasa bile, bu yöntemle dünyaya gelmiş çocukların temel haklarını güvence altına alacak “pragmatik ve çocuk merkezli” çözümler üretmesi bir zorunluluktur. Anayasa Mahkemesi’nin soybağı davalarındaki hak düşürücü süreleri ve dava açma yetkilerini genişleten kararları, bu yönde atılmış önemli adımlardır. Ancak asıl çözüm, kamu düzeni kavramının “devletin ideolojik tercihlerinden” ziyade “bireyin ve özellikle çocuğun temel hakları” ekseninde yeniden tanımlanması ve milletlerarası özel hukuk kurallarının bu doğrultuda esnetilmesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde, tıp biliminin mucizesi olarak görülen çocuklar, hukuk sisteminin gri bölgelerinde “görünmez” kalmaya devam edecektir.